Bir kavramın peşine düşmek: Neden “kılıç hakkı” bizi hâlâ düşündürüyor?
Bazen bir kavram, zihnimde bir sorudan çok bir his olarak belirir. “Osmanlı’da kılıç hakkı var mı?” sorusu da benim için böyle. Bu, sadece tarihsel bir merak değil; güçle elde edilen şeylerin nasıl meşrulaştırıldığına, insanların bunu nasıl içselleştirdiğine ve bugün bu anlatıları neden hâlâ tartıştığımıza dair psikolojik bir çağrı. İnsan davranışlarının ardındaki bilişsel ve duygusal süreçleri merak eden biri olarak, bu kavramın zihnimizde neden bu kadar güçlü yankı bulduğunu anlamaya çalışıyorum.
Osmanlı’da kılıç hakkı var mı? Kısa tarihsel çerçeve
“Kılıç hakkı”, İslam hukukunda fetihle elde edilen topraklar ve mallar üzerinde galip tarafın tasarruf yetkisini ifade eden bir kavram olarak anılır. Ancak Osmanlı pratiğinde bu hak, sınırsız ve keyfî bir mülkiyet iddiası anlamına gelmez. Fethedilen toprakların büyük kısmı “miri arazi” sayılmış, yani devlet mülkiyetinde kabul edilmiştir. Bireysel asker ya da komutanların kalıcı özel mülkiyet iddiaları, hukuk ve bürokrasiyle sınırlandırılmıştır.
Tarihsel tartışma burada başlar; psikolojik tartışma ise tam bu noktada derinleşir: İnsanlar neden bu sınırlı ve bağlama bağlı uygulamayı, mutlak bir “hak” gibi algılamaya meyillidir?
Bilişsel psikoloji perspektifi: Zihnimiz “hak” kavramını nasıl inşa eder?
Bilişsel şemalar ve basitleştirme ihtiyacı
Bilişsel psikoloji, insanların karmaşık bilgileri şemalar aracılığıyla basitleştirdiğini söyler. Tarih de çoğu zaman bu şemalara kurban gider. “Savaş → kazanan → hak sahibi” zinciri, zihinsel olarak rahatlatıcıdır.
Güncel meta-analizler, insanların belirsizlik karşısında daha net ve siyah-beyaz anlatılara yöneldiğini gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında, Osmanlı’daki karmaşık arazi rejimini öğrenmek yerine “kılıç hakkı vardı” demek, bilişsel yükü azaltır.
Onaylama yanlılığı ve seçici tarih okuması
Onaylama yanlılığı (confirmation bias), bireylerin mevcut inançlarını destekleyen bilgileri seçme eğilimini ifade eder. Tarihsel metinlerden tekil örneklerin çekilip genelleştirilmesi, bu yanlılığın tipik bir sonucudur.
Vaka çalışmaları, ideolojik tartışmalarda insanların karşıt kanıtları görmezden gelme oranının anlamlı biçimde arttığını ortaya koyuyor. “Kılıç hakkı” söylemi de çoğu zaman bu seçici algının bir ürünü hâline geliyor.
Bilişsel çelişki: Güç, adalet ve vicdan
Bir toplumun güce dayalı genişlemesini “adalet” kavramıyla bağdaştırmak zor bir zihinsel görevdir. Bilişsel çelişki kuramına göre, insanlar bu gerilimi azaltmak için kavramsal köprüler kurar. “Kılıç hakkı” söylemi, fetih gerçeği ile adalet ihtiyacı arasında böyle bir köprü işlevi görebilir.
Duygusal psikoloji: Güç, korku ve gururun iç içe geçişi
Gurur ve kolektif benlik
Duygusal psikoloji, tarih anlatılarının bireysel değil kolektif duygular ürettiğini vurgular. Osmanlı fetihleri, bazı bireylerde kolektif gurur duygusunu tetikler. Bu gurur, geçmişteki eylemleri bugünün değerleriyle sorgulamayı zorlaştırabilir.
Araştırmalar, kolektif gururun eleştirel düşünceyi baskılayabildiğini gösteriyor. Bu noktada duygusal zekâ, yani duyguları fark edip düzenleyebilme becerisi, tarihsel konulara daha dengeli yaklaşmanın anahtarı hâline gelir.
Korku ve tehdit algısı
“Kılıç hakkı” tartışmaları bazen savunmacı duygularla da beslenir. Grup kimliğine yönelik bir tehdit algılandığında, insanlar tarihsel anlatıları sertleştirme eğilimi gösterir. Sosyal psikoloji literatürü, tehdit altındaki grupların daha mutlak ve keskin söylemler geliştirdiğini ortaya koyuyor.
Empati ve tarihsel mesafe
Duygusal psikolojide empati, başkasının deneyimini anlayabilme kapasitesidir. Ancak tarih söz konusu olduğunda empati çoğu zaman seçicidir. Fethedenle özdeşleşmek kolaydır; fethedilenin duygusal dünyasını hayal etmek ise rahatsız edici olabilir. Bu rahatsızlıktan kaçınmak için kavramlar duygusal bir kalkan gibi kullanılabilir.
Sosyal psikoloji: Grup kimliği, normlar ve sosyal etkileşim
Biz–onlar ayrımı ve tarih
Sosyal kimlik kuramı, bireylerin “biz” grubunu olumlu, “onlar” grubunu ise daha olumsuz algılama eğiliminde olduğunu söyler. Tarih anlatıları bu ayrımı pekiştirebilir. “Kılıç hakkı” söylemi, biz grubunun eylemlerini meşrulaştıran bir normatif çerçeve sunar.
Toplumsal normların yeniden üretimi
Sosyal psikolojide normlar, tekrar yoluyla güçlenir. Bir kavram ne kadar sık ve sorgulanmadan dile getirilirse, o kadar “doğal” görünür. Vaka analizleri, sosyal medyada tekrar edilen tarihsel iddiaların, akademik doğruluğundan bağımsız olarak gerçeklik algısı yarattığını gösteriyor.
Otorite ve itaat
Milgram deneylerinden bu yana biliyoruz ki insanlar otorite figürlerinin sunduğu çerçeveleri sorgulamadan kabul etmeye yatkın. Tarihsel otorite olarak algılanan anlatılar da benzer bir etki yaratır. “Osmanlı’da kılıç hakkı vardı” ifadesi, çoğu zaman sorgulanmadan aktarılan bir otorite bilgisi gibi dolaşıma girer.
Psikolojik araştırmalardaki çelişkiler: Neden net cevaplar yok?
Psikoloji bize kesin doğrular sunmakta zorlanır; çünkü insan zihni bağlama duyarlıdır. Bazı çalışmalar, tarihsel gururun özsaygıyı artırdığını söylerken; bazıları bunun empatiyi azalttığını bulur. Aynı şekilde, güçlü tarih anlatılarının toplumsal dayanışmayı artırdığına dair bulgular varken, kutuplaşmayı derinleştirdiğini gösteren araştırmalar da vardır.
Bu çelişkiler, “kılıç hakkı” gibi kavramların neden bitmeyen tartışmalar ürettiğini anlamamıza yardımcı olur.
Kişisel bir duraklama: Bu tartışma bana ne hissettiriyor?
Kendi içime baktığımda, bu konunun bende hem merak hem de tedirginlik yarattığını fark ediyorum. Merak, çünkü insan zihninin tarihsel olayları nasıl dönüştürdüğünü görmek büyüleyici. Tedirginlik, çünkü basit cevaplara sığınmanın cazibesini kendimde de hissediyorum.
Okuyucu olarak sen de şunu sorabilirsin: Bir tarihsel kavramı savunurken ya da reddederken, hangi duygularım devrede? Gurur mu, korku mu, aidiyet mi?
Sonuç: Osmanlı’da kılıç hakkı var mı sorusu neden psikolojik bir soru?
Tarihsel olarak bakıldığında, Osmanlı’da “kılıç hakkı” sınırsız bir bireysel hak olarak uygulanmamıştır; hukuk, gelenek ve bürokrasiyle çerçevelenmiştir. Ancak psikolojik olarak bu kavram, çok daha geniş bir anlam alanına sahiptir.
Bilişsel basitleştirme, duygusal savunma ve sosyal kimlik ihtiyaçları, bu sorunun neden bugün hâlâ canlı olduğunu açıklar. Belki de asıl mesele, doğru cevabı bulmaktan çok şu soruyu sormaktır:
Tarihi anlamaya çalışırken, kendi zihnimizin ve duygularımızın ne kadar farkındayız?
Bu farkındalık, hem geçmişle hem de birbirimizle kurduğumuz ilişkiyi daha sağlıklı kılabilir.